Farkında Olma ve Nasip Arasındaki Bağlantı

İnsanoğlu kendi içinde küçük bir âlem olduğu için, dünyasında farkında olması ve gözetmesi gereken birçok varlık ve hadiseler vardır. İnsanın duyguları, düşünceleri, hayalleri, ya şuursuz ve otomatik (arka beyin) tarzda yönetilir, ya da ön beyinle temsil edilen şuurlu farkındalık (farkı fark etme) biçiminde kontrol edilir. İnsanın tabiî eğilimi, azamî tasarruf prensibi gereğince, mümkün olduğu ölçüde aşina olduğu şeylerle hayatını geçirmektir.

Bu münasebetle zihnî aktivite olarak, insanın bildiği şeylerle hayatını devam ettirmesi ile, yeni şeyler öğrenerek hayatını sürdürmesi arasında mâliyet farkı vardır. Yeni şeyler öğrenmekle kazanılacak nimetler ve rahatlamanın faturası yüksek olduğundan, insan daha ucuz olan ve arka beynin kontrolünde –bildiği şeylerin çerçevesinde– hayatını sürdürmek ister. İnsanın tabiî eğilimlerinin tuzağına düşmeden, ön beynin kontrolünde yeni şeyler öğrenme rampasında kalabilmesinin yolu; “vücudundaki ve dış dünyadaki olup biten şeylere karşı şuurlu farkındalık” geliştirmesidir.

Allah her şeyi insanın gelişmesi, olgunlaşması için yaratmıştır. İnsan kâinatı mânâlandıran, çözen, bir anahtardır. Zihin, sonsuz ilimden açabildiği kapıları açmak; gözler, sanat eserlerindeki sanatı görebilmek; kulak, kâinattaki armoniyi dinlemek; dil ise, söylemek için insana verilmiştir. Her insan şahsiyet ve kabiliyet motifine göre, kâinatı anlar ve yorumlar. Her insanın şahsî hususiyetleri, iç istek motifleri farklı olduğu için, fertler farklı şeyleri görür ve fark eder. İnsanın bir başka özelliği de, kendi kabiliyetlerini ve alıcılarını yeterli görmeyip, başkalarına ihtiyaç duymasıdır. Tek başına fark etmediğimiz şeyleri, insanlarla karşılıklı münasebete geçince fark ederiz. İstişarelerde, fikir alışverişinde veya diyalog toplantılarında fark edilen şeyler “kolektif şuura ait farkındalığı (farkı fark etmeyi)” oluşturur.

İçiçe geçmiş halkalar

Farkı fark etmek, algılamayla; algılama da, zihindeki alıcıların açık olmasıyla sağlanır. İnsan farkı fark etmeden, iletişim kuramaz ve kendini geliştirme sürecine giremez. Üstün Dökmen bu meseleyi şöyle ifade etmektedir:“Nesneleriyle, bitkileriyle, canlılarıyla, insanlarıyla ve ulaştığı uygarlık düzeyiyle Dünyayı fark ediniz. Eğer siz Dünya’yı fark ederseniz, Dünya da sizi fark eder. Fark ettiğiniz Dünya’yı seversiniz. Sizi fark eden Dünya’yı ise, daha fazla seversiniz.” Bir başka önemli nokta da, farkına varmadığımız, kıymet ve önemini idrak edemediğimiz yolların, metotların ve nimetlerin aslında bizim olmamasıdır.

Şuurlu farkındalıkla özümsenip bizim haline gelmeyen şeyler, bizde olsa bile, bize çok faydası olmamaktadır. Nitekim, evrensel ve en güzel dine mensubuz, ama; bu dinin güzelliklerini fark etmediğimiz zaman, o güzellikler bizim olmaktan çıkıyor ve defineler adasında yaşarken hazinelerden mahrum bir hayat sürüyoruz. Oysaki fark etme seviyesini ve şuurunu genişletip yükselten bir insan, varoluş seviyesini biyolojik hayatın üstüne çıkarıp; zihin, kalb ve ruh boyutunda daha kaliteli ve doyurucu bir hayat sürme imkânına kavuşur.

İnsanlar iç içe geçmiş halka yapısındaki farkındalık dairelerinin bir kaçına veya hepsine karşı farkındalık geliştirilebilirler. Meselâ :

Dış dünyanın, canlı cansız nesnelerin, hâdiselerin ve süreçlerin farkına varabilirler.

Diğer insanlarla empati kurabilir. (Bu farkındalık sayesinde, insan; öteki insanları anladıkça, dinledikçe, saygı gösterdikçe, anlaşılmayı, dinlenilmeyi ve saygı görmeyi hak eder..).

Kâinatın birbiriyle bağlantılı bir bütün oluşturduğunun farkına varabilirler (Küçük ve önemsiz şey yoktur prensibini fark etme gibi.) .

İnsan kendi iç dünyasının, düşüncelerinin, duygularının, istek ve ihtiyaçlarının farkına varabilir, onları yönetebilir. Aksi takdirde farkına varamadığımız duygu, istek ve düşünceler bizi yönetir. Farkındalık; zihin haritamızda yeni şemaların oluşmasına yol açar ve insanın şuur ve idrak alanının genişlemesine vesile olur.

Fertler geçmişe ait pişmanlıkların ve geleceğe ait kaygı ve endişelerin tesirinde kaldığından, içinde bulundukları anı verimli yaşayıp değerlendiremezler. Sadece şu an için var olduğunu fark edenler ise; anı, anlamlı bir yatırıma dönüştürebilirler. Dolayısıyla içinde bulunduğumuz andaki fırsatları görebilirsek zamanımızı değerlendirebilme imkânımız olur. Bakmakla, görmenin aynı şey olmadığı kabul edilir. Herkes bakar ama çok az insan farklılıkları görebilir. Dolayısıyla başarılı ve başarısız iki kişi arasındaki fark, gözlerin ve şuurlu farkındalığın kullanımında yatar. Farkı fark etme potansiyelini kullanabilen insan için varlık ve hadiselerdeki farklılıklar, kişinin ilerlemesini sağlayan fırsat kapılarıdır. Kâşifler veya mucitler, çoğu insanın dikkate almadıkları şeylerde farkına varabildikleri özellikleri kullanarak icatlarını gerçekleştirirler.

Nasibin yolu farkı fark etmekten geçer

Farkındalık veya farkı fark etmek, güzelliklere açılan bir kapıdır. Nasip kapısını çalabilmek için önce neyi istediğimizi bilmeliyiz. Fark etme, ön beyin veya şuur kullanılırsa ortaya çıkar. Bir şeyin fark edilebilmesinde aşağıdaki hususlar önemli rol oynar.

Kişi, hangi alanda eğitilmişse ve sosyal enerjisini nereye yoğunlaştırıyorsa, o alanla ilgili şeyleri görüp fark edebilir.
İlk defa duyduğu, gördüğü veya okuduğu şeyi, mevcut zihin yapısıyla ve haritasıyla bağdaştırıp onu anlamlı şekilde tanımlaması gerekir.

Tanımlayıp, alâka kurduğu bu şeylerin ona heyecan vermesi ve arzu uyandırması gerekir. Yukarıdaki hususlar, belli seviyelerde gerçekleşirse, kişide yöneldiği şeylere karşı farkındalık gelişir.

Bir vâdinin tepesinde biri emlakçı biri ressam, biri de jeolog olan üç adamın vadide neleri görebildiklerini düşünelim. Emlakçı, vadideki geniş arazilerin verimliliğini, ormanlar içine yapılacak villaları ve ekonomik getirisini görürken, jeolog toprağın mahiyetini, jeolojik yapısını, nehirlerin debisini ve su kaynaklarını algılayıp zihninde canlandırır. Ressam ise, bir sanatçı gözüyle vadiye bakar, yemyeşil vadileri, nehirleri yalçın tepeleri, vadideki beyaz evleri, puslu gökyüzünü tuvaline geçirmeye çalışır. Her adam, ilgi alanı ve kazandığı birikimler ışığında vadinin farklı özelliklerini ve boyutlarını yakalayıp, onları seslendirir.

Farkındalık derecemiz ile nasibimizi fark etme seviyemiz doğru orantılıdır. Her an, her saniye insanın karşısına yüzlerce fırsat çıkar, talih kapısı açılır, ama biz sadece bunlardan farkına varabildiklerimizden faydalanırız. Çünkü insan farkına varamadığı ve idrak edemediği şeyden faydalanamaz. Bir şeyi kimler fark ediyorsa, o şey, onlar için vardır. Belli şeylere karşı farkındalık duygusunu geliştiremeyenler için o şeyler, sadece onlar için yoktur. Farkına vardığımız şeyleri çoğaltarak, var olan nasibimizi elde etme ihtimalimiz de artar. İlâhi ihsanlar ve yardımlar hariç, yerinde oturup, gözleri kapalı vaziyette nimetlerin ayağımıza gelmesi beklenmemelidir. Rızk ile istihkakın aynı şeyler olmadığını fark ettiren bir atasözünde şöyle denilmektedir. “Allah fındığı verir ama kırmaz.”

Farkı fark etme gibi bir nimetten nasibi olmayan insanlar da vardır. Bu noktadan kişinin belli şeylere karşı, farkındalık geliştirip geliştiremeyeceği de bir nasip ve kısmet meselesidir. Nasip, çoğu zaman şuurlu farkındalıktan sonra gelir. Bazı insanlar, aşağıdaki ince ayrımı fark edememektedirler. O da şudur. Allah, yeryüzündeki icraatlarını üç temel kanun (kader, kaza ve atâ) çerçevesinde gerçekleştirmekte ve kullarına muamelede bulunmaktadır. Atâ kanunu, ilahi ihsânlar ve lütûfların ön şartsız ve karşılıksız olarak kullara verilmesidir. Bu kanunların birbirleriyle münasebeti şöyledir: Atâ kanunu, kaza kanununu iptal eder.

Neticede atâ, kaderi tashih eder. Ancak kâinatta geçerli olan hakim tema, kaderi programa göre cüz–i iradeye bağlı olan işlerde, sebepler dairesinde yaşayan kulun sebepleri yerine getirmesi şeklindedir. Normal şartlarda kaderi programa göre kulun cüz’i iradesini kullanma şartına bağlı olarak yaratılacak şeyleri, Allah isterse atâsıyla iptal eder. Çünkü Allah mülk sahibi olarak istediği zaman, istediği kullarına, atâsıyla muamelede bulunabilir. Neticede isterse, kulunu kötülüklerden, musibetlerden koruyabilir veya kullarını musibetlerle imtihanda edebilir. Allah istediği takdirde, kulların gayret ve istemeleri olmadan da onları nimetlere boğabilir. Ama bu bir ihsândır ve sebepler ve kulluk dairesinde, sürekli geçerli olan ana tema değildir.

Kullar, bu dünyada imtihan olmak için ve kendi iradelerini tecrübe etmek için var olduklarından, pek çok nasibin insana ulaşması veya ulaşmaması, ön şart olarak insanın şuurlu farkındalık kapısından geçiş yapıp yapmamasına bağlanmıştır. İnsanın başarılı olması için önüne biri farkındalık, diğeri de nasip (kısmet) olmak üzere iç içe geçmiş iki kapı konulmuştur. Farkındalık kapısı, kısmet kapısının önündedir. Nasip kapısını çalarak, nasibimizin olup olmadığını anlayabilmek için, öncelikle farkındalık kapısından içeri girmek gerekmektedir. Ancak Allah o kadar merhamet sahibidir ki, kuluna pek çok defalar, atâsıyla tecelli eder ve ona imkân ve fırsat kapılarını açar.

Şayet kul bu fırsatları ve imkânları kullanmaya hazır değilse, bu talih veya kısmet, ziyaret ettiği kişinin evinin penceresinden çıkar gider. Meselâ bu dünyanın bir misafirhane, imtihan ve tecrübe yeri olduğunu fark eden ve bu mevzudaki şuur uyanıklılığını sürdürebilen kimse, dünyaya dünya kadar, ahirete de ahiret kadar değer verir, zaman ve sosyal enerji yatırımlarını ona göre plânlar. İnsanın kendisinin ne olduğunun farkına varması, sahip olduğu nimetlerin farkına varması, duygularının ve ihtiyaçlarının farkına varması, geçtiği yollardaki şeylerin farkına varması gibi; farkına varmanın değişik boyutlarını ne kadar yakalayabilirse, bu boyutlarla alâkalı nimetlerin kapısını da o ölçüde açabilme imkânına kavuşur.

İnsan, farkındalık kapısından geçip nasip kapısını çalsa da, muhakkak o nimetleri elde edecek şeklinde bir mecburiyet de yoktur. Ancak istatistikî açıdan hadiseye bakıldığında, farkındalık kapısından geçip nasip kapısının şifrelerini çözmeye çalışan insanlarla, farkındalık kapısından içeri girmeyen ama ne yapalım nasibimiz değilmiş diyen insanları, sahip oldukları nimetler açısından karşılaştırdığımızda, birinci grubun bu dünyada daha çok nimete sahip olduğunu görürüz.

“Sormaz ki bilsin; sorsa bilir. Bilmez ki sorsun; bilse sorar” vecizesi de bu farkı fark etmek meselesini oldukça iyi açıklamaktadır. Simyacı isimli romanda anlatılan bir hikâye de, farkı fark etmek hadisesini, çok güzel ortaya konmaktadır. “Genç bir adam yaşlı ama bilge kralın sarayına gider. Bilgeliği arayan gence, kral; içinde sıvı yağ bulunan bir kaşık verir ve gençten, yağı dökmeden sarayı dolaşmasını ister. Genç kaşıkta bulunan yağı dökmeden sarayı dolaşıp kralın huzuruna gelir. Kral gence sorar:

“Salondaki acem halılarını gördün mü?” Genç görmediğini belirtir. Kral gence kütüphanesini, tablolarını, sarayın güzel bahçelerini görüp görmediğini sorar ve gençten hep ‘hayır!’ cevabı alır. Bunun üzerine kral gence sarayı bir kez daha dolaşmasını ve sarayın güzelliklerini görmesini ister. Genç sarayı tekrar dolaşır ve bütün güzellikleri görür. Ancak bu arada, elindeki kaşıkta bulunan yağ da dökülmüştür. Kral gence şöyle der: “bilgelik; yağı dökmeden, dünyaya bakabilmek ve ondan faydalanmaktır.”

Kaşıktaki yağ, insanların görevlerini ve çevresine karşı olan sorumluluklarını temsil etmektedir. Saraydaki güzellikler ise, dünyayı ve hayatı yaşamayı ve yaşamaktan keyf almayı sembolize eder. Bu zaviyeden insanlar üçe ayrılır. Birinci grup, elindeki kaşıkta bulunan yağı dökmeyen, ancak meşru olan dünya nimetlerinden de yeterince faydalanamayan ve hayatın mânâsını anlayamayanlar; ikinci grup anlık zevklerin peşinde koşarken, kaşığı kaybeden ve yağı dökenler; üçüncü grupta ise, kaşıklarındaki yağı dökmeden, görev ve sorumluluklarını aksatmadan; dünyaya bakabilen ve onun mânâsını anlama gayreti içinde nimetlerinden meşru olarak istifade edebilenler yer almaktadır.

Farklı bir açıdan bakılırsa, saraydaki güzellikler, parayı ve parayla satın alınan şeyleri temsil eder. Kaşıktaki birkaç damla yağ ise parayla satın alınamayan ahlâk, fazilet, izzet, şahsiyet, istikamet, emniyet, dürüstlük gibi insanî değerleri temsil eder. Hikaye bu şekilde yorumlanırsa; hayatın bilgeliği, paraya ve parayla elde edilebilen şeylere sahip olunduğunda, parayla satın alınamayan şeylerin (sevgi, fedakârlık, karşılıksız verme, iyilik etme, paylaşma, vefa, dostluklar, dürüstlük vb.), hâlâ kaybedilmemiş olması ve parayla satın alınamayan bu değerleri yeniden üreterek gelecek nesillere taşıyabilmekdir.

Bu hikâyeden inanan insanlar için alınacak ders, Allah’ı unutmadan (O’na şükrederken), dünya nimetlerinden istifade etmek ve yeryüzünün mirasçısı olacak kadar dünyaya hâkim olmaktır. Bunu başarabilmenin ön şartı, bir elinde dökülebilecek yağ olduğunun (inançları ve ahlâki değerleri) ve diğer taraftan da etrafındaki ve önündeki güzelliklerin (yeryüzü nimetleri) keşfedilmeye değer şeyler olduğunun şuurlu farkındalığını sürdürmekten geçer.

Tecrübe ve imtihan meydanı olan bu dünya hayatında, yağı dökmemek, ama etrafındaki güzellikleri de fark edememek, veya etrafındaki güzellikleri görmek ve tatmak, ama yağı dökmek oldukça kolaydır. Zor olan ve dengeli götürülmesi gereken şey, âhireti unutmadan dünyadan nasiplenebilme dengesini kurabilmektir. Bir başka deyişle; ‘dünyadan da nasibini unutma’ mesajını dengeli şekilde hayata taşıyabilmektir.

Dünya milletleri arasında birinci sınıf olmamız ve inandığımız değerleri iyi şekilde temsil edebilmemiz için dünya €“âhiret, madde–mânâ, zâhir–bâtın, iç–dış gibi ikili kavramların ihtiyacının olduğu görülmektedir. Sahip olduğumuz nimetleri, güzellikleri ve değerleri daha iyi fark etmemizi sağlayan şuurlu farkındalık kapısından geçerek, nasip ve kısmetimizi çoğaltma yolculuğuna çıkmamız, tembellik ve vurdumduymazlık gibi kötü davranışlardan korunarak, kadere taş atmamamız, ancak bu inceliği fark eden insanların çoğalmasıyla mümkün olacaktır.

Dr. C. Hamza AYDIN / Felsefe – Şubat 2002

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak.


1 − 1 =


*