Kendine Dışarıdan Bak!

Kendini nesnel bir gözle inceleyebilmek belki dünyanın en zor işlerinden birisi. Gözlerimiz, dışarıyı algılamak için tasarlanmış. Kulaklarımız dış sesleri duymaya yarıyor.

Başkalarını incelemeye, değerlendirmeye, yargılamaya çok alışığız. Kendimizi bir başkasının bakış açısından görebilmemiz ise, özellikle bunun için çaba harcamıyorsak imkansız. Kavgaların, anlaşmazlıkların önemli bir sebebi, tarafların tamamen kendilerini merkez alan davranış, algı ve tutumları olagelmiştir.

Kendini dışarıdan görebilmek, sadece bir başkasının nasıl düşündüğünü anlayabilmek, ona karşı daha hoşgörülü olabilmek için gerekli değil; daha önemli gerekçeler de var. İçinde bulunduğunuz bir durumu tam olarak anlayabilmek, alışkanlıklarınızın farkına varabilmek, kendi sınırlarınızı test edip genişletebilmek… Bunların herhangi birini yapabilmek için, kendinize dışarıdan ve nesnel olarak bakabilmeniz gerekli.Satranç tahtasını düşünün. Şah oradaki taşlardan birisi, tüm taşları yönetense, şah dâhil tüm taşlara yukarıdan bakabilen oyuncu.

Trafikte daha sakin ve başkalarının haklarını gözetir bir sürüş deneyimi yaşamak için, kendinizi ve kontrol ettiğiniz arabanızı dışarıdan görebilmeniz gerekli.Yüksek emellere sahip bir kariyer planının basamaklarında yükselebilmek için, çevrenizde nasıl algılandığınızın gayet farkında olmalısınız.

Daha verimli bir insan olmak için alışkanlıklarınızı kontrol altına almalısınız, bunun için de alışkanlıklarınızın farkında olmalısınız. Bunu yapabilmenin tek yolu da kendinizi, sadece fiziksel görünüşünüzü ve hareketlerinizi değil, davranışlarınızı, düşünce tarzlarınızı, sizi harekete geçiren unsurları sakince düşünebilmek, görebilmek, inceleyebilmek olacaktır.

GERÇEK HAYAT ÖRNEĞİ

İlkokuldan beri, hemen hemen tüm sınavlarımı vaktinden önce bitiririm. Çoğunlukla da son derece iyi sonuç alırım. Türkiye çapında 105. olduğum ÖSS sınavını bile bir saat kadar erken bitirip çıkmıştım.

Ama yaptıklarımı kontrol etmek hiçbir zaman güçlü bir özelliğim olmamıştır. Tamamı üzerinden bir tur geçip bitirdiğim sorulara tekrar bakmak ya da bitirdiğim herhangi bir işi kontrol etmek için tekrar ele almak hoşlanarak yaptığım bir şey değil. Belki de hoşlanmadığım için pek başarılı da olamıyorum.

İlkokul, ortaokul ve hatta lise yıllarında bunun pek zararını görmedim. Ama üniversitede, vize ve finallerimde dikkatsizlik sonucu hasar almaya başladım. Bir takım tezgahları vizesi hatırlıyorum. Bu vize benim için kırılım noktası olmuştu. Dört soru vardı sadece ve sınav çıkışında 100 bekliyordum. Sınav sonuçları belirli bir zaman geçip de açıklandığında ise, 50 aldığımı gördüm. Tamamını bildiğim sorulardan ikisinde, çözüm yolunda birtakım hatalar yapmıştım ve sonuca tam olarak doğru ulaşamamıştım. Bu ağır kayıp, 100 ve 50 arasındaki bu çarpıcı fark, davranışımı soğukkanlı bir şekilde incelememe sebep oldu.

Gördüm ki, kendi yaptığım hatalar konusunda bende körlük oluşuyor. Yani bir işi hatalı yaptıysam, kısa süre sonra tekrar kontrol ettiğimde aynı hatayı yine yapıyorum. Kendi hatamı yakalayamıyorum. Daha dikkatli kontrol yapmaya çalışmamın bir sonuç vermeyeceğini anladım. Birincisi, zaten bitirmiş olduğum ve çoğunlukla doğru olan bir çalışmayı baştan yapmak bana zaman kaybı gibi geliyordu. İkincisi, üzerinden yeterince zaman geçip kendi yaptıklarımla arama bir mesafe koymadan, kendi hatamı teşhis edemiyordum.

Başka ne yapabileceğimi düşündüm ve alternatif sonuca ulaştım: İlk yapışta hızımı belki biraz düşürerek daha dikkatli yapmak. Böylelikle tekrar etmeye gerek kalmadan, daha iyi sonuç almam mümkün olacaktı.

O sınavdan sonra yine hatalarım oldu. Ama hissedilir ölçüde kayıplarım olmadı.

Kendi alışkanlıklarımı dışarıdan sakin bir gözle incelemek yerine, hocaların ne kadar kolay not kırdığından falan yakınmakla avunsam, bu sonuca asla ulaşamazdım. Yaşadığım olayı sakince, sanki bir başkasının başından geçmiş gibi değerlendirdim, geçmiş örnekleri düşünüp karşılaştırdım, kendi alışkanlıklarımı ve özelliklerimi soğukkanlılıkla sorguladım ve tüm bunların sonucunda, alışkanlıklarımda önemli bir değişiklik yaparak kalan hayatımda başarımı artıracak bir dönüşümü sağlamış oldum.

Fayda 1: Geniş resmi kaçırmamak

Hiçbir zaman çevremizden yalıtılmış bir halde bulunmayız. En basit ortamda bile, kendi yaptıklarımız ettiklerimiz haricinde ortam şartlarının da içinde bulunduğumuz duruma etkisi vardır.

Bulunduğumuz sistemlerde, etkisi hemen olan faktörler olduğu gibi zamanla ortaya çıkan faktörler de vardır. Hem belirli bir anda etkin olan tüm faktörleri, hem de gelecekte etkin hale gelebilecek faktörleri göz önünde bulundurmamız gerekir. Bunu yapabilmekse ancak geniş resmi görebilmekle mümkündür.

Geniş resmi görebilmeniz için, kendi gözlerinizin içinden değil, kendinizin de dâhil olduğu sistemin üzerinden, kuşbakışı bakabilmeniz gerekir. Bunu yapabilmek için pek çok duygunun etkisini de askıya alabilmeniz gerekecektir.

Kredi kartlarını düşünün. Bir kredi kartının her ay tüm borcunu kapatamıyorsanız, başınız beladadır. Bunu hiç kredi kartı kullanmamış biri anlayabilir. Temel matematik bilgilerinin olması, faiz oranlarını bilmesi ve olası bir harcama senaryosunu ele alması yeterli olacaktır.

Şimdi kendi deneyimlerinizi veya kredi kartıyla başı belaya girmiş tanıdıklarınızdan yaşadıklarını yeterince bildiğiniz biri varsa onun deneyimlerini düşünün. Sadece ödenmesi gereken en az tutarı ödeyerek borç taşıyan kişiler var mı tanıdığınız? Zamanla minimum tutarları bile ödeyemez hale gelir bu insanlar. Çünkü hem harcama yapmaya devam etmektedirler, hem de geçmiş borçları faizle artmaktadır. Bazıları başka kartlar da alıp bir kredi kartının minimum borcunu başka kredi kartından para çekerek ödeme yoluna bile gider.

Bu dibi olmayan bir sarmaldır. Battıkça batarsınız. Borç miktarınız hiç azalmaz, aksine artar. Üstelik yeni harcama yapmayı bırakmış olsanız bile artar. Kredi kartlarının limitlerini tüketene kadar yeni harcama yapmayı kesmek de kolay değildir. Bu noktaya gelen kişi, harcama yapmaya alışmıştır. Normalde gücünün yetmeyeceği şeyleri bir kartla alabilmenin büyüsüyle geldiği bu noktada, mantığı artık çalışmayı tamamen bırakmıştır.

Bu sarmalın içindeyken, kendini dışarıdan görebilen bir kişinin yapması gereken, öncelikle tüm kredi kartlarını kullanılamaz hale getirmektir. Sonra tüm kartların minimum tutarlarını ödemeli, kalan tüm parasıyla da kartlardan birinin borcunu bitirmek için daha fazla ödeme yapmalıdır. Borcu biten her kartını iptal ettirmeli, kart sayısı azalıp ödeme gücü arttıkça da başka bir kartın tüm borcunu eritmeye çalışmalıdır.

Peki, minimum tutarları bile ödeyemez hale geldiyse? O zaman ya eşi dostu yardıma çağırıp insaflı borçlar almalı ya da tüketici kredisi gibi yükü daha az bir krediyle durumu kapatmaya çalışmalıdır. Bunların hiçbirini yapamıyorsa, bankalarla anlaşma yoluna gidebilir.

Bazı durumlar vardır ki, yapılabilecek hiçbir şey kalmamıştır ve mahkeme, haciz gibi sonuçlar önlenemez durumda olabilir.
Peki, basit matematik bilgilerine sahip olan ve kredi kartı yokken harcama alışkanlıklarını dizginleyebilen bunca insan, bu kartları cüzdanına sokunca kendini böyle bir sarmala nasıl kaptırabiliyor? Çünkü içinde bulundukları duruma, dışarıdan, soğukkanlı bir gözle, hesap yapabilen bir bakış açısıyla bakamıyorlar. Elde edebileceklerinin biraz üstünde bir lüks harcama ya da bazen –ne yazık ki- sağlıkla ilgili kaçınılamayacak bir büyük harcama onları bu sarmalın içine itebiliyor.

Büyük resmi gözden kaçırmamanız gerekli. Hele bir de içinde olduğunuz, yakın çevrenizi ve sizi doğrudan etkileyen unsurları içeren bir büyük resmi, hiç gözden kaçırmamalısınız. Bunun için de, kendinize dışarıdan bakabilmeniz, kendinizi soğukkanlı bir biçimde değerlendirebilmeniz şart.

Fayda 2. Başkasının botlarının içine girebilmek

Çevreyle ilişkimiz içinde en önemli unsur, insanlar arası ilişkiler. Trafikte araba kullanırken, işyerinde bir projeyi yetiştirmeye çalışırken, evde ailemizle otururken hep insanlarla birlikteyiz. Bir kez karşılaştığınız ve büyük olasılıkla bir daha hiç karşılaşmayacağınız insanlardan, senelerdir birlikte yaşadığınız ve yaşayacağınız eşinize kadar pek çok kişi.

Tüm bu ilişkilerde kişisel olarak en iyi faydayı sağlamanızın yolu, karşı tarafı da anlayabilmenizden geçiyor. Karşınızdaki kişi kanlı bıçaklı düşmanınız olsa, aranızı düzeltmenin herhangi bir yolu olmasa ve çatışmaktan başka bir olasılık bulunmasa bile, karşınızdaki kişiyi anlayabilmek, onun sizi nasıl algıladığını fark edebilmek, sahip olabileceğiniz en büyük avantajlardan biridir.

İster etkileşimde olduğunuz kişiyle ortak bir fayda oluşturmaya çalışın, ister o kişiye pek aldırmadan kendi faydanız için çalışmanız gereksin, ister karşınızdaki kişi size zarar vermeden sizin ona zarar vermeniz gereksin, aranızdaki etkileşimde onun sizi nasıl algıladığını, yaptıklarınızı nasıl değerlendireceğini çok iyi tasarlayabilmeniz gerekir. Onun şapkasının altından, onun botlarının içinden kendinize bakabilmelisiniz.

Her söz, her hareket, her davranış çok farklı şekillerde algılanabilir ya da yorumlanabilir. Çok yorgun bir şekilde eve geldiğinizde, kendinizi nasıl ifade ediyorsunuz? Çocuklarınız ya da eşinizin o gün normalden daha fazla yorgun olduğunuzu ve dinlenmeye ihtiyacınız olduğunu hissetmesi için ne yapıyorsunuz? Her zamankinden biraz daha asık suratlı durup ters ters cevaplar vererek yorgunluğunuzu göstermeye çalışıyor olmayasınız? Emin olun çocuklar, bunu sıklıkla yapmıyorsanız –ki umarım yapmıyorsunuzdur- durumu fark etmeyeceklerdir bile. Her zamanki gibi tepenize çıkarlarken, çok yorgun olduğumu fark etmiyorlar mı diye kendi sinir katsayılarınızı kendi içinizde daha da büyütebilirsiniz, ama onların bir suçu yok. Yüz ifadeniz ve tavırlarınızla verdiğiniz mesajı anlayacak kadar tecrübeleri yok henüz. Ya da anlasalar da onlar çocuk, oyun oynamak sizin yorgunluğunuza göre daha öncelikli onların gözünde.

Davranışlarımızın başka insanları nasıl etkileyebileceği ve ne mesajlar verebileceğine ilişkin çarpıcı bir örneği, danışmanlık yaptığı bir durumla ilgili olarak çok değerli bir arkadaşım anlatmıştı:

Bir belediye kuruluşunda üst seviye bir yönetici, önemli bir çalışanından bir rapor ister. En verimli, ne istediğini iyi anlayan ve iyi iş çıkaran bir kişidir bu çalışan. Ondan tam bekleyeceği şekilde tam istediği güne raporu yetiştirir. Zamanında yetiştirebilmek için neler çektiğini pek de düşünmeyen yönetici, yoğun bir anında raporu getiren elemanına sadece başını sallar ve raporu masanın kenarında incelenmek için bekleyen başka birkaç dosyanın üzerine koyar.

İlerleyen günlerde her zaman ona en iyi işler çıkaran elemanının verimi giderek düşer. Bir müddet sonra, bir bunalım yaşıyor olduğu da net bir şekilde hissedilir hale gelir. Elemanıyla birkaç konuşma denemesinde bulunan yönetici bir sonuç alamaz ve davranış bilimlerine ilişkin uygulamalı bir eğitim aldıkları arkadaşıma konuyu aktarıp ondan danışmanlık ister.

Arkadaşımın yaptığı çalışmalar sonucunda, elemanın raporun yöneticisi tarafından teslim alınma şeklinden çok etkilendiği ortaya çıkar. Onun algısına göre, yöneticisi raporu baştan savar bir şekilde almış ve çöpün hemen yakınına atar gibi koyuvermiştir. Daha kapağını açmadan raporu beğenmediğini, raporu beğenmemesinin sebebinin de –kapağını bile açmadığına göre- kendi çalışmalarını beğenmemesi olduğunu düşünmüştür. Bu düşünce giderek yerleşir ve onca çabasına rağmen yaranamama durumuna dönüşür kafasında. Böylece kendini yöneticisine kapar ve giderek derinleşen bir bunalıma girer.

Çalışmasından çok memnun olduğu bir elemanına yeterince geri besleme yapmayan yöneticinin durumunu düşünün. Ya da çok yoğun çalışan bir yöneticinin her zaman her detaya dikkat edemeyebileceğini hesaba katmayan elemanın durumunu… Her ikisi de aralarındaki etkileşimde diğerinin durumunu, bakışını, algısını düşünemediği için minicik bir olay nelere sebep olmuş!

Fayda 3: İletişimde kendi kendine hakem olabilmek

Bir alışveriş yaptığınızı düşünün. Alışverişin sırrı sınırlardadır. Satıcının satmak istediği fiyat ve satmaya razı olacağı en düşük fiyat vardır. Alıcının da almak istediği fiyat ve almaya razı olacağı en yüksek fiyat vardır. Eğer satıcının satmaya razı olacağı en düşük fiyat, alıcının almaya razı olacağı en yüksek fiyatın üzerindeyse, alışverişin gerçekleşmesi mümkün değildir. Aksi durumlarda alışveriş bu iki sınır arasında bir yerde sonuçlanır ve işlem gerçekleşir.

Pazarlık tam bir iletişim ortamıdır. Tarafların tüm dikkati birbirlerine yönelmiştir. Karşı tarafın ne istediğini tam olarak anlamaya çalışırsınız ve buna karşılık olarak da siz konuşursunuz. Böylelikle karşılıklı etkileşimlerle iş devam eder.
Peki, bazı insanları daha iyi pazarlıkçı yapan nedir? Birinci etken, karşınızdaki kişinin limitlerini doğru tespit edebilmektir. Bunun için çok iyi dinliyor, gözlüyor ve yorumlayabiliyor olmanız gerekir. Eğer satıcının ne kadar düşebileceğini algılayabilirseniz, ya da alıcının ne kadar çıkabileceğini algılayabilirseniz, bu sizin bu alışverişi en karlı şekilde sonuçlandırabilmenize büyük ölçüde yardımcı olur.

Ama daha da özel olan bir yetenek, karşıdakini yorumlamanın ötesinde, onun sizi nasıl algıladığını yönetebilmektir. Bunun için de kendinizi dışarıdan, karşınızdaki kişinin gözlerinden görmeniz gerekir. Cümlelerinizi onun kulağından duyabilmeniz gerekir. İstekli olduğunuzda değil, sizi istekli görmesini istediğiniz anda istekli olduğunuzu düşünmelidir. Sınırlarınıza gerçekten yaklaştığında değil, daha sınırlarınıza çok varken sınırlarınıza yaklaştığınızı düşünmelidir.

Öte yandan sadece kendi ödemek isteyeceğiniz en yüksek fiyat ya da kendi satmak isteyeceğiniz en düşük fiyatla ilgilenmeniz yeterli olmaz. Bir yandan da karşıdakinin gerçek sınırlarını belirleyip, alışverişin gerçekleşmesini istiyorsanız, o sınırlara da saygı duymalısınız.

Kısaca, bir örnek olarak pazarlık durumunu verdiğimiz ikili iletişimde, hem kendi gözünüzden, hem karşınızdakinin gözünden, hem de tarafsız bir gözden durumu değerlendirebilmeniz gerekir. Böylelikle kendi kendinize hakem olur ve sonuca daha kolay ulaşırsınız.

Her türlü tartışmalı ve çekişmeli ortamda, kazanım ancak uzlaşma ile mümkündür. Tamamen olumsuz niyetli bir savaş ortamında bile, sonuç karşıdakinin yenilgiyi kabullenmesiyle mümkündür ki, bu da bir çeşit uzlaşmadır.

Uzlaşmaya ulaşabilmek için kendi kendinizin hakemi olmak zorundasınız. Bunu yapabilmek için de kendinize dışarıdan bakabilmelisiniz.

Fayda 4: Susabilmek

Konuşmak zordur. Hele de topluluk önünde, üstelik bir de bir şeyler için ikna etmek üzere konuşuyorsanız, daha da zordur.
Ama öyle kişiler vardır ki, doğal olarak konuşmaya çok yatkındırlar. Bazıları da zamanla öğrenirler. Meslekleri gereği ya da kendilerini geliştirmek için çaba sarf ederek, ya da başka şekillerde…

Konuşmayı seven, kendi sesinin tınısına hayran kişilerdenseniz, yeterince susmayı başarmanız zordur. Karşınızdaki kişileri etkiliyor olabilirsiniz; büyük olasılıkla hiç sıkılmıyorlar ve bu sizin büyük bir başarınız. Buna bir itirazım olmamakla birlikte, dinlemek de gerekir. Çoğu durumda iletişimin bir sonuca ulaşmasını sağlayan, tarafların yeterince dinlemeyi de bilmeleridir. Sadece karşı tarafın söylediklerini duymak, hatta belki satır aralarını anlamak değil, onun yolunu açarak, konuşmasını ve daha fazla açılmasını teşvik edecek sorular ve geri bildirimlerle dinlemelisiniz.

Susabilmeniz için, konuşmanın tüm kontrolünü elinize alıp örtülü bir monologun kelimelerinde yüzerken bir an kendinize dışarıdan bakabilmelisiniz.

Söz gümüşse sükut altındır diye boşuna dememiş atalarımız.
İyi bir konuşmacı, karşısındaki kişi ilgisini kaybetme ya da söylenilene gizli karşı çıkma belirtileri gösteriyorsa bunu çok kolay algılayıp konuşmasını ona göre değiştirebilir ya da yönlendirebilir. Oysa karşınızdakiler de sizin konuşmanızdan keyif alıp size asıl fayda sağlayacak olan kendi söyleyeceklerini akıllarına bile getirmiyor olabilirler. Sadece karşınızdakinin gözünden değil, tarafsız bir kişi gibi tamamen dışarıdan da kendinize kulak verin konuşurken.

Fayda 5: Soğukkanlılığı koruyabilmek

“Gerçek yiğit öfkelendiğinde kendisine hâkim olabilendir.”

Bazı duygular sıradan insan yeteneklerini anlık olarak köreltebilir. Öfke, heyecan, utanç, yoğun çaresizlik hissi ve daha başkaları, siz çoğaltabilirsiniz. Bu tür duyguların pençesinde olduğunuz anlarda, kendiniz gibi davranamazsınız. Bırakın kendi içinizde bağımsız, neredeyse robot gibi bir incecik varlık gelişsin.

Onunla kendinizi görün. Yaşadığınız duyguya esir olmayan küçük bir benlik parçanız sizi dışarıdan görsün. Bunu nasıl geliştirirsiniz, çok iyi bilmiyorum. Belki o duyguları yaşayacağınız anları önceden hissedebiliyorsanız, o anlarda kendinizi bir aynaya bakmaya zorlayabilirsiniz.

Ben benzer bir süreçten geçtim, ama kendimi dışarıdan görebilmeyi nasıl öğrendiğimin farkında değilim. Ayna tekniğini kullandığımı sanmıyorum ama bu konuda hatırlayıp bir örnek olarak tavsiye ettiğime göre belki de çok bilinçli olmayan bir şekilde bundan yararlanmışımdır da şimdi bilinçaltım hatırlıyordur.

Çocukken bazen çok aşırı sinirlenirdim. Bir çeşit nöbet gibiydi. Titrerdim sinirden, gözlerim yaşarır öfkeyle ağlardım. Patlayacak bir bomba gibi hissederdim kendimi ama dışarıya yönelik bir şiddet uygulamasıyla –genelde- içimdeki basıncı atmazdım. Giderek seyrekleştirdim bu nöbetleri. En son lise yıllarımda çok daha hafif olarak bir kez başıma gelmişti.

Belki doğal bir süreçle kurtulmuşumdur. Yine de bir şeylerden destek almış olmam gerektiğini düşünüyorum. Çok olası bir destek noktası da çok yoğun okuyan bir insan olmam olabilir.

Lisede Victor Hugo’dan tutun Dostoyevski’ye kadar, Balzac’tan Stephen King’e kadar bol bol okumaya başladım. Roman kişilerinin yaşadıkları halleri, kontrolsüzlük anlarını okumak bana dolaylı olarak yardımcı olmuş olabilir.

Hayatınıza bir ucu bilincinizin içine doğrudan bağlı olan bir gizli kamera yerleştirin. Kendinize dışarıdan bakın. Kendinize bakın. Dışarıdan bakın. Bakın ama görün de!

Senaryo 1: Scrooge

Kendine dışarıdan bakabilmenin belki en güzel hikayesi, Charles Dickens tarafından yazılmıştır: A Christmas Carol. Hikayenin kahramanı Ebenezer Scrooge adında yaşlı ve kötücül bir adamdır ve kendisine dışarıdan bakabilmesini sağlayan bir tecrübeyle büyük bir değişim geçirir. Bir banker/tefeci olan Scrooge hayatını para biriktirmekle geçirmiştir ve paradan başka hiçbir şeye değer vermez.

Scrooge’un karakterini gözler önüne seren giriş olaylarından sonra yaşlı adamın soğuk ve karanlık tuttuğu ve çok azını döşemiş olduğu evine gidişini izleriz. Gotik bir ortamda, ürkütücü birtakım sesler içeren gelişmelerin ardından, yaşlı adamı yıllar önce kendisininkine benzer bir hayat yaşayıp ölmüş olan ortağının hayaleti ziyaret eder. Ortağı Marley, Scrooge’a kendisini ne kötü bir sonun beklediğini ihtar eder ve kendisinden sonra birer birer ziyarete gelecek olan uyarıcıları iyi dinlerse bir şansı olabileceğini söyler ve kaybolur.
Scrooge sarsılmıştır ama kendisini bunun bir sanrı olduğuna ve iyi bir uyku çekmenin işleri düzelteceğine inandırır.

Ama uyarıcılar gelir. İlki, Scrooge’u geçmişinde yaşadığı acı verici olaylara götürür. İkinci uyarıcı, ona gün içinde yaptığı birtakım kötülüklerin insanları nasıl etkilemiş olduğunu gösterir.

Üçüncü uyarıcı ise, yaşlı adama, yaptığı kötülüklerin sonucunda gelecekte olacakları gösterir. Bu tecrübelerle, kendini ve yaptıklarını dışarıdan bir gözle açık ve tarafsız bir şekilde gören yaşlı adam, pişman olur ve büyük bir değişim yaşar.

Her insanda kötülüğe de iyiliğe de yönelim vardır. Yaptığı kötülüklere dışarıdan bir gözle bakan, bunların üzerinde samimi ve nesnel bir şekilde düşünen bir insanın bu kötülüklerde ısrar etmesinin çok zor olacağını düşünüyorum. İnsanın kötülükte ısrar edebilmesinin sebebi genellikle ya hiç düşünmemesi ya da yaptıklarına bir kılıf uydurmuş olmasıdır. Her iki durumda da, insanların onu görebildiği şekilde kendini göremez. Ya da insanların gözünü de boyamışsa, tarafsız ve gerçek eylemler ve sebeplerini bilen bir gözle olaylara bakamıyordur. Oysaki eylemler ve niyetleri başkasından gizlesek bile, bakışlarımızı içimize diktiğimizde kendimizden gizlememiz imkansızdır.

Senaryo 2: İlk kopya denemesi

Hafızam aslında hayli kötüdür. Özellikle ilkokul öncesini hemen hiç hatırlamam. İlkokuldan çok az, ortaokuldan da epeyce az hatıram vardır.

Ama yaşlanıyorum sanırım, eski anılar giderek berraklaşmaya başladı.

Ortaokulda davranışları hayli gülümsetici bir fen hocamız vardı, komik diyeceğim ama hocalarıma olan saygıdan dilim varmıyor.

Bu hocamızın bir yazılısında, sıranın gözünde fen kitabımı bırakmıştım. Tavuğun sindirim sisteminin falan sorulduğu bir yazılıydı. 36 kişilik bir sınıfta, 3 sıra grubu vardı. Ben orta grupta en arkada, yani altıncı sırada oturuyordum. Sıranın gözünde güya çaktırmadan kitabı araladım. Ben bunu daha yeni yapmıştım ki, hoca yanımda bitti, sıranın gözünden kitabı alıp kafama şakayla karışık vurdu. Sonra yanımdakine baktı, onda da kitap var. Öndekine baktı, onda da kitap var. Neyse ki, yaptığı basit eylemli uyarıyı yeterli gördü ve normal bir şekilde yazılıya devam ettik.

Bu olay hala neredeyse kare kare hafızamda yer alıyor. Ama normalde kendi yaşamadığım bir deneyimle birlikte. Hocanın oturduğu masadan benim titrek ve ürkek girişimimi nasıl kolay fark ettiğini, bana bakarak nasıl hızla yanıma geldiğini, kitabı bulunca nasıl kafama onunla hafifçe vurup diğer arkadaşları kontrol ettiğini, sanki bunları da ben yaşamışım gibi görebiliyorum.

Bu kopya girişiminden sonra, bunu ilk girişim olarak kabul edip kendimi daha iyi kopya çekmek için yetiştirmeye karar vermedim. Aksine, büyük olasılıkla hocanın bakış açısından olayı hayal ettiğim için, yaptığım işin ne kadar riskli olduğunu çok iyi anlayabilmiştim. Kopya riskini almaktansa, kopya hazırlamakla uğraşmaktansa, çalışarak iyi notlar almak çok daha kolaydı.

İsmini hatırlayamadığım hocamın bu anısı hep aklımda. Onun yaşadığını düşündüğüm şekilde… Bu kadar erken bir dönemde, kendimi dışarıdan görmeyi nasıl başarabildiğimi bilmiyorum. Sanırım doğal bir yönelimim bu benim, yıllarca insanların benim hakkımda ne düşündüğünü merak ettim. Ortaokul yıllarında içlerinden benimle ilgili geçenleri okuyabilsem diye ne kadar çok düşündüğümü hatırlıyorum. Şimdi öyle bir istek yok. Sanırım zaten beni nasıl gördüklerini anlayabilecek, en azından tahmin edebilecek bir deneyim birikimine ulaştım.

Senaryo 3: Zincir

Ter damlası saçlarının diplerinde birikti birikti ve yolculuğuna başladı. Göz çukurunu sıyırarak çenesine doğru ilerledi. Orada başka yollardan gelenlerle birleşip çenesinin ucundan kızgın kumlara damladı. Ayak tabanları önce sıcağa isyan etmiş, onu hop hop hoplatmışlardı. Şimdiyse kısa bir süre geçmiş olmasına rağmen, kalınlaşmış, kösele gibi olmuşlardı sanki. Yine de hala canı acıyordu ve ağırlığını kah birine kah diğerine veriyordu çömeldiği yerde. Sağında solunda arkasında tek bir gölge yoktu. Sadece ilerideki küçük su kaynağının etrafında 5–6 ağaçtan oluşan bir gölgelik vardı.

Tekrar hamle yaptı ve yine düştü. Çıplak omuzları kum taneleriyle tekrar çizildi. Bazı yerlerde izler kırmızılaşmıştı. Parmak ucunu taze çizik boyunca gezdirdi ve diline götürdü. Hayır, kendi kanı tuzlu gibiydi, susuzluğunu gidermez, aksine artırırdı.

“Neden! Neden gidemiyorum. Görüyorum. Orada. Hemen ileride. 100 metre mesafe yok. Ayaklarım neden ilerlemiyor. Bu çarptığım engel ne… Gözlerim kararıyor. Hayal mi? Hayır olamaz gerçek olmalı o su olmalı orada o gölgeler. Yoksalar. Yaşayamam, oraya ulaşamazsam, bu gecenin soğuğunu ve sabahın sıcağına tekrar bir kez daha yaşayamam. Ölürüm.”
Ayağa fırlayıp hırsla atıldığında bu sefer yüzüstü düştü. Kum gözlerinin içine kaçtı, burnunu doldurdu. Kulaklarına kalkıp inen kum taneleri yağdı.

Kalkıp yine vahaya baktı. Sonra sağına baktı. Sonra soluna baktı. Sonra dönüp geriye baktı ve ufukta kumlarda yılan izi gibi bir iz gördü. Ama çok belirgin ve düzdü iz. İzi kendine doğru takip etti. Ta ayaklarına kadar… İncecik altı çoktan parçalanmış ayakkabılarının sadece boyun kısımları hala sağlamdı. İz sandığı zincirler bu sağlam yerlere takılı halkalara bağlıydı.

Eğilip ayakkabıların boynundaki bağcıkları çözdü. Parçalanmış ayakkabıları çıkardı. Vahaya doğru, ayağının altında her temasta dağlayan kızgın kumlar yokmuş gibi yavaş yavaş yürüdü.

Hasan Aycın ustanın, o çizimini görünce çarpılmıştım. Sayfanın zemininden yukarı doğru düz bir şekilde uzanan iki zincir. Zincirlerin uçlarında birer ayakkabı. Ayakkabıları terk edip yürümüş iki ayağın izleri. Bunu görür görmez alışkanlıkları düşündüm. Vazgeçmedikçe zincir olan, vazgeçildiği anda ayakkabılardan bağlı bir zincir gibi saçmalaşan alışkanlıklar.
Kendinize dışarıdan bakın ve görün de. Zincirlerinizi de görün. Ve nerenize bağlı olduklarını…

Olası zararlar:

Kendinizin dışına çıkarsanız, orada kalabilirsiniz. Soğukkanlı olmak, duyguların aşırı yoğunluğuna kapılmamak iyidir de her fazla olan aşırının bir de az olan aşırısı vardır.

Öfkeye yenilmemek iyidir; ama öfke de duyulacak yerde, duyulması gereken kadar duyulmalıdır. Melankolik kederler iyi değildir, ama insan gerektiğinde üzülmeyi bilmelidir.

Kendinizi fazlaca dışarıdan izlemeye alışırsanız, kendinize yabancılaşabilirsiniz. Sanki o yaşayan bir başkasıymış gibi olabilir. Yakın bir sınıf arkadaşınız, hayatını yakından incelediğiniz bir kişi, iyi araştırılmış bir yabancı haline gelebilirsiniz.

İnsan en yapılmayacak şeyleri de kendi dışına çıkarak yapar. Mesela toplumun zorlamasıyla olan ama kendimize yediremediğimiz şeyleri yaparken kendimizden uzaklaşırız. İçimizden çıkarız ve kabuğumuz yapar sanki o işleri.
Dışarıdan bakabilmek iyidir, ama kendi varlığını terk etmeden, kendi sorumluluğundan azat olmadan.

Alıntı

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak.


7 + = 10


*